“Mülteci” ekonomisi “kara” ekonomidir. Hele ki Türkiye gibi yeterince şeffaf olmayan ülkeler için. Doğası gereği öyle bir alan yaratır ki, isteyen istediği şekilde doldurur. Ve her ne kadar “resmi rakamlar” sıkıntılı tabloları yansıtsa da, sahadaki gerçek bununla alakasızdır.

Mesela o meşhur söylem.

Suriyeli “misafirler” için harcanan para 9 milyar doları buldu. 26 milyar lira yani.

Uluslararası katkılar ise sadece 600 milyon dolar civarında. Sadece küçük bir kısmı yani.

Avrupa Birliği ile devam eden 6 milyar avroluk pazarlık, işte bu söylem üzerinden meşrulaşıyor. Sanırsınız ki Türkiye’deki 2 milyon 733 bin 784 Suriyeli göçmenin tamamı (kaynak Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın dünkü tweet’i) sadece oturuyor ve Türkiye onlara sınırsızca yardımcı oluyor.

Şeffaf olmayan ülkelerde İşkembe-i Kübra’dan atıp durmak kolay. Ama gerçek bu değil hiç kuşkusuz.

  • 3 yıl kadar önce yasadışı göçmen kaçakçılığında bir yılda dönen paranın 30 milyar doları aştığı resmi tahminlere yansımıştı. Bugün bu miktarın çok daha arttığı bir gerçek. Bu rakamın önemli miktar milyarı ise malum Türkiye’de dönüyor. Son bütçeye yansıtılan “kaynağı belirsiz 13 milyar doların” bu konuyla alakası var mıdır, ben bilmem büyüklerimiz bilir.
  • Her milyar dolarlık yardım lafını okuduğumda basit bir hesap geliyor aklıma. Sadece geçen yıl yarım milyondan fazla göçmenin bir şekilde illegal olarak Avrupa’ya gittiği ortada. Kişi başına maliyet en ucuz şekliyle 3-4 bin dolar. Hadi kaçakçının parası yanına can yeleği, sahte pasaport gibi kalemleri de bu hesaba dahil edelim ve sayıyı 500 bine, rakamı 4 bin dolara fiksleyelim güzel hatırınız için. Biliyorum sadece son 2 ayda yakalanan sayısı 50 bin ama maksat “Kayserili pazarlığı olsun”. 2 milyar dolarlık bir büyüklük söz konusu olan. Hesapsız, kitapsız, kapkara ve tabii kanlı. İster kaçakçıda olsun, ister rüşvet yiyen sorumluda, ister “masum” can yeleği üretici ve satıcısında. Bu para bizim ekonomimiz içinde bir yerlerde dönüyor.
  • Suriye’deki kaç fabrika, atölye ve tesisin sökülüp yok pahasına Türkiye’ye getirildiği ya da Türkiye üzerinden 3. ülkelere ihraç edildiği konusu son derece kapalı bir alan. İş dünyasında konuşulanlar, çok ciddi bir “yatırıma” işaret ediyor. “Yok pahasına” elbette. Konunun bir de neredeyse bedavaya alınan hammadde boyutu var ki, işi daha da çıkmaza sokuyor. Konuşun o “muhtaç” dediğiniz göçmenlerle. On binlerce dolarlık kumaşını, demirini, boyasını yok pahasına nasıl sattığını anlatacak çok sayıda kişi var aralarında.
  • Suriyelilerin varlıkları var bir de tabii. Yıllarca Ortadoğu ağırlıklı çalışmış biri olarak çok net bir tespitim var. Özellikle Suriye benzeri despotik rejimlerde insanlar tasarruflarını değerli taşlar üzerinde yapar ve paralarını döviz olarak nakit tutar. İllegal döviz ticareti o ekonomilerin temel sektörlerindendir. Bugün yine hangi mülteci ile konuşursanız konuşun, yok parasına Türklere sattığı altınlarından, mücevherlerinden ve hatta alyanslarından size bahsedecektir. Yağmalanan bir zamanların meşhur “Halep kuyumcu dükkanları” bir efsane olarak konuşuluyor malum. Bu noktada Türkiye’den 3. ülkelere satılan bu değerli taşlar konusu da ekonomimizin açıklanmayan bir kalemi. Maharetli kuyumcuların 3 kuruşa sattıkları emekleri var bir de tabii.
  • Yurtdışındaki bankalardaki tasarruflar da bu anlamda önemli bir başlık. Suriye özelinde Türk bankaları kadar Lübnan ve Ürdün’de bulunuyordu bu paralar. Mali şeffaflığın olduğu bir ülkede, özellikle Lübnan ve Ürdün bankalarından Türkiye’ye transfer edilen paralar bir şekilde açıklanırdı. Biz bilmiyoruz. Merak da etmiyoruz. Bu yıllarca biriktirilen paralar şimdilerde kira-yiyecek gibi çok temel ihtiyaçlar için bu topraklarda harcanıyor.
  • Halep demişken oranın Suriye için bir dış ticaret üssü olduğunu da hatırlatmak lazım. Yine bilemediğimiz bir ekonomik kalem. Binlerce Halepli tüccar, bugün bu dış operasyonlarını Türkiye üzerinden yapmaya devam ediyor. Vergisi, algısı, harcı, nakliyesi Türkiye’ye ne getiriyor, ne kadar resmi rakamlara yansıyor, ne kadar katma değer yaratıyor. Vardır üzerinde çalışan Maliyeci elbet. Sadece henüz konuşmuyor olsa gerek.
  • 5 milyon Suriyelinin hepsi sokaklarda değil. (Yine Yalçın Akdoğan’a göre 26 geçici barınma merkezindeki Suriyeli sayısı sadece 282 bin 815) Evet her gün içimizi acıtan görüntüleri yadsımıyorum. Ama ya “bir şekilde kira ödeyen” bir kaç yüz bin Suriyeli? Bu durumun TC vatandaşları için yarattığı kira artışı ve ev bulma sorunları gibi etkileri var elbette. Ama bu kiraların önemli kısmının Suriye’ye ait birikimler olduğunu yadsıyamayız. Ya da yadsırız.
  • Mülteciler yapılmak istenmeyen “pis” işleri yapar. Geçmişinde “mekân” işletmiş biri olarak bulaşıkçı ve tuvalet görevlisi bulma konusunda yaşadığımız sıkıntıları çok net hatırlıyorum. Hatta asgari ücreti katlayarak ücret vermemize rağmen bir türlü sabit ve “çalışkan” birini bulamamıştık. Bugün bu işlerin hepsi çok ucuza ve en iyisinden yapılıyor. Ekonomi sadece paradan ibaret değildir, altını çizelim.
  • Karadeniz’de özellikle fındık ve çay sezonlarında bir zamanlar “göçmen Kürtlerin” çalıştığı alanlarda artık neredeyse tamamen Suriyeliler var. Çok daha ucuza, adeta karın tokluğuna çalışan, uysal elemanlar. Karadenizlilerin karına kar katan. Uşaklar kızmasın, pamuktan pirince Akdenizliden Egeliye kara kar katmada hepimiz Osmanlı bankasıyız, yalan değil.
  • Bu noktada bir parantezi de “şu sıralar kan ağlayan turizm sektörümüz için açmak lazım. Antalya’da gördüğüm kadarıyla pek çok tesisimiz, kapılarını bu mültecilere açmış durumda. Sigorta yok, maaş az, iş kaliteli, çalışan memnuniyeti namevcut ama asıl olan “insan olmak”. Neyse son iptaller can sıkıcı. “Mülteci ekonomisinin rantını yemeye hazır turizm sektörü” başlığını işler açılınca konuşalım.
  • Konunun savaş finansmanı konusu sıkıntılı. Basında, özellikle de uluslararası basında körfez kaynaklı finansmandan ve Türkiye’nin aracılığından söz eden onlarca yazı ve iddia var. MIT Tırları konusunu Anayasa Mahkemesi ve basının özgürlüğü alanına hapsettik. Bazen de insani durumdan söz ediyoruz. Ama bu konunun ekonomik boyutu da var. Ne geliyor, ne kadar geliyor, nasıl geliyor, nasıl ekonomiye katılıyor? Günü gelince artık. İran’ın altın ticaretinden de milyarlar kazanmıştı birileri. El üzerindeydiler. Şimdi idam mahkumu. Son sözünü sorunca, bu bana ders olsun der herhalde.
  • İllegal petrol transferi konusu da yine başka bir “sorunlu” başlık. Hem Türkiye’nin iç siyasetinde, hem de Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde önümüzdeki dönemde çok daha ön plana çıkacak bir konu bu. Bugün içinse eğer yapılıyorsa (yasal gereklilik ünlemi) “tatlı kar.” Ama şu an için yapılmıyor, zira nerde belgem. Yok. O zaman yapılmıyor. Net.
  • Kurulan yeni mülteci kamplarının inşaat sektörümüze, buradaki lojistiğin insan kaynaklarından ve tekstil ve tarım başta pek çok sektörümüze katkısı da aslında ciddi bir akademik çalışma konusu. Umarım başlayanlar vardır. Bu ani talebin ekonomimizde yarattığı etki (hükümet fonlarından karşılansa dahi) ciddi şekilde ele alınmalı. Bugün itibarıyla 26 geçici barınma merkezinde kalan Suriyeli sayısı ise 282 bin 815 Yalçın Akdoğan’a göre. Buralardaki prezervatif sayısını tartışırken, günlük temel ihtiyaçlarının etkisini tartışmamak da ilginç.
  • Ve son olarak tabii ki kara paranın aklanması hususu. Türkiye2nin bu mülteci akını öncesinde bile bu konudaki ünü malum. Şu anda durumun ne olduğunu tahmin bile etmek zor. Bütün dünyadan bu paraların bir şekilde Türkiye’ye aktığını iddia eden onlarca uzman var. Hele şu sınırlarını açıp mültecilerin hepsini bize yollar” korkusu bir geçsin Avrupa’nın. Ne manşetler gelecek göreceksiniz. Şu an hassas durum sadece. AB İlerleme raporları gibi gecikmeli olacak sadece…

Daha yazılabilecek çok madde var kuşkusuz. Ekonomi, dışsallıklar, katma değer vs vs…

En basiti diyeceğim odur ki, arabadan dilenen o çocuğa verdiğin 1 lira senin ekonominde kalıyor. Tıpkı Türkiye’nin verdiğini söylediği 9 milyar dolar gibi. Sen vicdanını temizliyorsun “o garibe” yaptığın yardımla. Bizim hükümette aynı insanlık dersini veriyor Batı’ya “o gariplerle”. Ama bilesin kimse yemiyor. Yaptığın yeni bir tür sömürgecilik. Ve üstelik çok da karlı. Hele şu 6 milyar avro da gelsin. Tadı bir başka olacak.

Ama bugün ne yazıldığı ya da yazılmadığı değil aslolan. Bir gün tarihin yazacakları konumuz. Ve orada “gariplere kapısını açan insanlık abidesi Türkler” yazılacağından çok da emin olma bence.

Bu habere katkı yapın